efsanelerden birisi daha

    7
    gamzeszgin 1.6.2020 22:17 ~ 22:20
    ağızdan ağzına, kulaktan kulağa anlatılan hikayeler, efsaneler vardır. bilirsiniz nefretten mutluluğa, kinden aşka her türlü duyguyu haklı haksız dibine kadar yaşayan bir milletiz.
    gösteririz göstermeyiz orası ayrı.
    hepinizin iyi bildiği bilmese bile en azından isimlerini duyduğumuz bir ikili.
    efsanevi bir aşk hikayesi.
    nazım'ın pirayesi.
    kızıl saçlı bacısı,en yakın insanı..




    hayatında pek çok kadınla karşılaşmış, aşklar, hikayeler geçirmiş nazım hikmet. ancak kimse yerini tutmamış piraye'nin. öyle ki bir mektubunda piraye'ye "sen benim en yakın insanımsın." diyor nazım. üstelik bu öyle sıradan bir mektup da değil, bir terk edişin mektubu, ayrıldığında bile kat edemiyor aralarındaki mesafesizliği.


    sene 1930

    piraye iki çocuğuyla birlikte, ülke dışına konserler vermeye giden kocası vedat örfi'yi bekleyen, 24 yaşında genç bir kadındır. nazım ise çocukluk arkadaşı olan ilk eşi nüzhet hanım'la ailesinin baskısı nedeniyle ayrılmış ve moskova'dan istanbul'a, ailesinin yanına dönmüş genç bir şair. nazım kardeşi samiye hanım'ın arkadaşı olan kızıl saçlı, bembeyaz tenli bu kadına görür görmez aşık oluyor.
    ancak piraye, nazım'la tabiri caizse bir yıl kadar köşe kapmaca oynuyor. ne piraye'nin ailesi nazım'ı ne de nazım'ın ailesi piraye'yi istiyor... ne de olsa piraye evli, iki çocuklu bir kadın, nazım ise beş parasız, komünist bir şair...

    ancak nazım öyle dizeler yazıyor ki, bunca olumsuzluğa rağmen kaçmak mümkün olmuyor piraye için.
    onlardan biri;

    " …
    kızım, annem, karım, kardeşim
    sen
    başında güneşler esen
    altın gözlü çocuk,
    altın gözlü çocuğum benim;
    deli çığlıklar atıp avaz avaz
    burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
    ben, bir demet mor menekşe olsun
    getiremedim
    sana!
    ne haltedek,
    dostların karnı açtı
    kıydık menekşe parasına! “

    piraye dayanamıyor sonunda, 1932 senesinde evlenmeye karar veriyorlar. ilk önce hep beraber bir köşke yerleşiyorlar. para sıkıntısı çekiyorlar çekmesine lakin, mutlular, huzurlular,yan yana, diz dizeler..
    bu süreçte piraye, vedat örfi'den henüz boşanmamış ancak 13 eylül'de bu boşanma gerçekleşiyor. böylelikle her şey güzelleşiyor.

    her şeyin yoluna girdiği bir zamanda, bu kez de kader sillesini vuruyor onlara... önce 'gece gelen telgraf' isimli kitap için toplatma kararı çıkartılıyor. ardından ise nazım tutuklanıyor.

    art arda açılan davalar sonucunda nazım'ın önce idam talebiyle yargılanması isteniyor, ardından ceza af yasasıyla 1 yıla kadar düşürülüyor. zaten yaklaşık 1 buçuk yıldır içeride yatan nazım da salınıveriyor. nazım ise içerideyken piraye'ye birçok mektup yazıyor.
    piraye ise bu yıllar süren mektuplaşmanın canlı kanıtları, mektupları bir sandıkta topluyor.
    işte 1933 yılının 11 kasımında bursa hapishanesinden yazdığı bir mektup. duygu dolu, aşk kokan, yaşanmışlık damlayan cümleler.

    sevgili,
    bütün bir uykusuz geçen geceden sonra sana bu mektubu sabah sabah yazıyorum. oğlumla beraber çıkarıp gönderdiğiniz resim uyutmadı beni. niçin uyutmadı? neden uyutmadı? bu niçin’e, neden’e cevap vermek için baştan başa bir şiir kitabı yazmak lazım. o kitap günün birinde yazılacaktır. şimdi muhakkak olan bir şey varsa, bütün bir gece uyumadığımdır.

    bana aşk mektubu gönder, diyorsun. şimdiye kadar gönderdiklerimin çoğu neydi zaten. sen benim gözlerimin içine bakarak bir kere olsun seni seviyorum dememişsindir. ben, her yerde, her zaman, yaldızlı bir denizin üstünde, çam ağaçlı bir balkonda olsun, karanlık, yalnız senin gözlerinin ışıltısını gördüğüm ılık bir odada, bir hapishanenin görüşme yerinde olsun, mektupla olsun, mektupsuz olsun, nesirle olsun, şiirle olsun, içimden her gelişte sana, seni seviyorum, demişimdir.

    ben bu aşk mektubu yazmasını beceremedim. sen yaz da bana model olsun diyorsun. senin aşk mektubun harikuladeydi. buranın ölçüsüyle, böyle bir mektup için üç sene yatılır billahi… zati sen benden çok daha derinsin, yavrum. belki ben daha sanatkârım.

    benden emin olman beni öyle bahtiyar, öyle mağrur kıldı ki… bir binbir gece şehrinin altın kakmalı kapılarından muzaffer girmiş eski zaman kahramanı gibi hissediyorum kendimi.

    bir tanem!
    son mektubunda:
    ‘başım sızlıyor yüreğim sersem! ‘ diyorsun.
    ‘seni asarlarsa seni kaybedersem;
    diyorsun;
    ‘yaşayamam! ‘
    yaşarsın karıcığım,
    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın kalbimin
    kızıl saçlı bacısı
    en fazla bir yıl sürer
    yirminci asırlarda
    ölüm acısı.
    ölüm,
    bir ipte sallanan bir ölü.
    bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm.
    fakat,
    emin ol ki sevgili,
    zavallı bir çingenenin
    kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
    geçirecekse eğer ipi boğazıma,
    mavi gözlerimde korkuyu görmek için
    boşuna bakacaklar
    nâzım’a!
    ben,
    alaca karanlığında son sabahımın
    dostlarımı ve seni göreceğim.
    ve yalnız,
    yarım kalmış bir şarkının acısını
    toprağa götüreceğim…
    karım benim!
    iyi yürekli,
    altın renkli,
    gözleri baldan tatlı arım benim;
    ne diye yazdım sana
    istendiğini idamımın,
    daha dava ilk adımında
    ve bir şalgam gibi koparmıyorlar,
    kellesini adamın.

    haydi, bunlara boş ver.
    bunlar uzak bir ihtimal.
    paran varsa eğer
    bana fanila bir don al,
    tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
    ve unutma ki
    daima iyi şeyler düşünmeli
    bir mahpusun karısı. "



    sene 1935

    nazım hapishaneden çıkalı yaklaşık altı ay geçmiş... gizli saklı piraye'yle evlenip, istanbul'a yerleşiyorlar. nazım bir yandan ipek film stüdyosu'nda çalışıyor, yazılar yazmaya devam ediyor; bir yandan da gazetelerde yazılar yazıyor. piraye'nin oğlu mehmet ilkokulu bitirmiş, kızı suzan ise robert koleji'ne yazılıyor. her şey tam yoluna girmişken, 17 ocak 1938 senesinde bir gece yarısı, nazım polisler tarafından alınarak ankara'ya götürülüyor. harp okulu komutanlığı askeri mahkemesi tarafından hızla yargılanarak kanıtlanmış herhangi bir suçu yokken, komünizm propagandası yapmakla suçlanıyor ve tam tamına 15 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. ardından bu ceza, yargıtay tarafından resmen onanıyor.

    bu kararla birlikte, piraye'yle nazım'ın tam tamına 12 yıl sürecek mektuplaşmaları da başlamış oluyor.

    yıllar geçiyor, piraye'yle nazım gönüllerindeki bu aşkı ve özlemi mektuplarla bastırmaya devam ediyor. piraye tam bir teslimiyet ve sadakatle nazım'ın yanına geleceği günü bekliyor, nazım da piraye'ye kavuşacağı günün hayaliyle kendini avutuyor. böyle geçip giderken günler bir olay gerçekleşiyor.
    üzüldüm açıkçası neden diye de sordum defalarca. neden gerçekten seven, hakikatli adamlar için hayatlarından vazgeçen kadınlar üzülüyor. yok sayılıyor. kalpleri görünmüyor.
    nazım'ın gönlü başka bir kadına kayıyor.


    nazım hikmet bursa cezaevi'nde yatarken, ziyaretine dayısının kızı münevver berk'in ziyaretleri sıklaşıyor.

    nazım'ın piraye ile evlendiği günlerde fransa’dan dönen münevver ile aralarında kısa bir yakınlaşma yaşansa da münevver ressam nurullah berk’le evleniyor ve bir kızı oluyor. ancak nazım, münevver'i tekrar görmesiyle birlikte kendisinden 16 yaş küçük, kumral, yeşil gözlü bu kadına aşık oluyor...

    “sen esirliğim ve hürriyetimsin,
    çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
    sen memleketimsin.
    sen ela gözlerinde yeşil hareler,
    sen büyük, güzel ve muzaffer
    ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”

    bu duruma daha fazla dayanamayan nazım, yıllardır büyük bir sadakatle kendisini bekleyen hayat arkadaşı piraye'yi bir mektupla terk ediyor...

    "piraye;

    aramızdaki münasebetlerden birisi olan fakat zaten bilfiil çoktandır mevcut bulunmayan ve daha senelerce de mevcut olamayacağı anlaşılan karı kocalık münasebetimizi, kadın erkek münasebetimizi tasviye etmemiz, kesmemiz gerekiyor. bunun icap ettiğini uzun muhakemelerden nefsimle yaptığım işkenceli müsahabelerden sonra anladım. ve sana bir gün bile fazla yalan söylememek için bu münasebetin artık kesilmesi gerektiğini işte hemen yazıyorum. sen yine benim en yakın insanımsın. en yakın dostum ve arkadaşımsın. çocukların çocuklarımdır. bu tarafımızda hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanıyorum. fakat artık karı kocalığımız devam edemez. bu bağımızı bağlarımızdan ancak bir tanesi olan bu münasebetimizi kesmemiz lazım geliyor. sana yolladığım bu mektupla beraber ben karı koca münasebetimizin kesilmesi için gereken yerlere müracaatımı da yapmış bulunacağım.

    bütün bu olan biten şeye rağmen yakın iki insan olarak kalacağımızı biliyorum. benim başım sıkıştığı zaman hapiste olayım, dışarıda olayım yine sana koşacağım. sen de öyle bana koşacaksın. ömrümün en güzel senelerini, en iyi eserlerini sana borçluyum. onlar manen ve maddeten senindir. şimdilik allah'a ısmarladık. beni affet bile demiyorum. her şeye rağmen beni herkesten ziyade anlayacak olan insanın yine sen olduğuna eminim. ellerinden öperim."

    nazım hikmet

    bu mektup piraye için adeta bir yıkım oldu. istanbul'da bir başına iki çocukla ve yoksullukla boğuşan piraye, şimdi de hayat arkadaşı tarafından terk edilmişti. vazgeçmek için yeterli bir sebep.

    piraye yıllardır bir umutla sevdiği adama kavuşacağı günü beklerken, onun ayrılık isteğiyle adeta kahrolmuştu. üstelik nazım'ı o kadar iyi tanıyordu ki, hayatında bir kadın olduğunu da adı gibi biliyordu.çok sevmek bu olsa gerek değil mi?
    başka bir kadının varlığını bilmek, ortada kalakalmanın acısına daha ağır basmıştır eminim.
    bunca şeye rağmen oldukça gururlu olan piraye, ilk celsede boşanmaya karar verdi; ancak bir yandan da nazım'ın hayatındaki kadını merak ediyordu. nazım'ın aşık olduğu kadını bulma umuduyla uğraştı, merakını gidermek istiyordu ancak ne yazık ki umduğunu bulamamıştı. nazım ise bu sırada af umuduyla münevver'i kocasından boşanmaya ikna etmişti. nazım cumhuriyet'in 15. yılıyla birlikte doğan afla dışarı çıkacak, münevver de bu sırada kocasından boşanacak ve evleneceklerdi.

    fakat bekledikleri şey gerçekleşmemiş, af çıkmamıştı...

    münevver ise nazım'ın cezaevinden çıkamayacağını anlayınca eşinden boşanmaktan vazgeçmişti. pirayeye neler hissettirdiğini hiç düşündü mü acaba?
    sonunu bilmediği bu aşk macerasına atılmaya cesaret edememişti. bildiği limanlara geri dönme kararı aldı. nazım ise aşkını kaybetmenin acısıyla sarsılırken, bir yandan da onu tüm benliğiyle seven ve bekleyen piraye'yi de kaybetmişti. nazım bu pişmanlık ve acıyla piraye'ye yeninden mektuplar yazmaya başladı.

    "pirayem kızıl saçlı bacım benim,
    seni arkadan bıçakladım. bir damlası benim damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı ellerim. yeryüzündeki hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. bütün bunlara rağmen gel. sana “gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim öyleyim işte. fakat gel. oğlumuz memet’in başı için gel ve ben kalan ömrümde ona layık bir baba olmak fırsatını kazanabileyim. senin yüzüne nasıl bakabileceğimi bilemiyorum. seninle karşılaştığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki. belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya çalışacağım. belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım. fakat gel. hayatım yalnız kendime ait olsaydı gebermeyi çoktan tercih ederdim. kendi ferdiyetimden, fizyolojimden, kafamın deli hasta tarafından öylesine nefret ediyorum. fakat yaşamam lazım. beni affetmek için değil, beni oğlumuz, kızımız ve onlar gibi iyi namuslu insanlarımız için yaşatmak için gel ve bir daha da yalnız bırakma. eteklerinden öperim."

    fakat nazım'ın bu pişmanlık dolu mektupları karşılıksız kalmıştı.
    arkasından bıçakladığı kadın arkasına bir daha dönmedi.

    piraye'den cevap alamayan nazım, bu sefer oğlu mehmet'e mektuplar yazmaya başlamıştı. piraye'nin ziyaretine gelmemesi durumunda intihar edeceğini dahi söylüyordu. piraye bir gün, bütün bu ısrarlara dayanamayarak çocuklarını da alıp nazım'ı ziyarete gitti, ancak nazım'ın karşısında eski piraye yoktu... bu karşılaşmanın ardından ara sıra mektuplaşsalar da, ne piraye eski piraye'ydi, ne de nazım eski nazım...


    sene 1950...

    piraye ile artık bir araya gelemeyeceğini anlayan nazım, açlık grevine başladı ve sağlığının kötüye gitmesiyle hastaneye yatırıldı. o zamanlar özel bir afla hapishaneden çıkacağına olan inancını tekrar kazanan nazım, münevver ile görüşmeye başladı. piraye ise nazım'ı ziyarete gelmişti. bu sırada kapı açıldı ve içeriye münevver girdi. nazım'ın aşık olduğu kadının münevver olduğunu anlayan piraye, apar topar hastaneyi terk etti. bu nazım'ın kızıl saçlı piraye'yi son görüşüydü...

    14 temmuz 1950'de cezaevinden çıkan nazım'ın yanında münevver vardı.

    birlikte bir eve çıktılar ancak henüz nazım, piraye'den boşanmış değildi. bu boşanma 1951 senesinde gerçekleşti ve hemen ardından münevver bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. şaşırtıcı olan ise nazım'ın, bu çocuğun ismini mehmet koymasıydı... piraye bu ayrılığın ardından tek bir söz etmemiş, tek bir gazeteye dahi konuşmamıştı. nazım'la ilgili ne varsa, ölene dair kalbinde saklamıştı...

    yani piraye aşkından ölmüş, ama yine de nazım'a dönmemiş ve onunla ilgili tek bir kelime dahi etmemişti.
    ne gururlu bir aşk vardı kimbilir içinde?

  • 1
    666o999 2.6.2020 01:53
    özellikle mi seçiyorsun bu şair leri? şiirden soğutacaksın bizi :) hahahaah
    0
    gamzeszgin 2.6.2020 02:34
    kimbilir neler var daha bilmediğimiz çok şaapmamak lazım. :d